2009 Cemil Meriç Deneme Yarışması’nda Dereceye Giren Eserler

6_630x53517

Organizasyonun ayrıntılarına ulaşmak için tıklayınız…

Organizasyonun fotoğraflarına ulaşmak için tıklayınız…

YARIŞMA BİRİNCİSİ : Cem ALÇINKAYA (Galatasaray Lisesi)

“MUHAFAZAKAR İHTİRAS”

Batı felsefesinin başyapıtlarından biri olmuş “İnsan Anlığı Üzerine Bir Deneme” adlı kitabında ünlü İngiliz filozof John Locke sözcüklerin kötü kullanılmasına işaret ederken belirtir ki bu özensizliğin çeşitlerinden birisi de, zaten ortaya çıkışlarında ve ilk kullanımlarında yeterince belirsiz olan sözcüklerin, ya savsakça kullanılmaları ya da yeni terimlerin ve kavramların eklemlenip kapsamlarının esnekleşmesi sonucu, iyice yapay bir bulanıklığa sürüklenmesidir. Öyle inanıyorum ki Locke’un sözünü ettiği bu bulanıklığın en belirgin örneklerinden biri de “kültür” kavramı için geçerlidir. Peki “kültür” derken aslında neyi kastediyoruz? Kültür değerleri nasıl şeyler ki “küreselleşme” olgusundan etkilenme biçimi bizi böylesine ilgilendiriyor?

Öncelikle belirtmek gerekir ki bu yazının amacı yerel veya milli kültür olgularını tek tek tespit edip, bunların küreselleşmenin nitelikleriyle ne ölçüde etkileşimde bulunduklarını veya ne biçimde paralellik gösterdiklerini uzun uzadıya yorumlamak değildir. Zira hedeflenen husus; yazının devamında, ilk olarak analitik bir bakışla “kültür” ve “küreselleşme” kavramlarını ele alıp, ardından gelecek sentetik kısımda bu iki kavram arasındaki ilişkiyi kültürel etkileşim ve küresel dinamiklerin buna olan etkisi bağlamında açımlayıp, nihayet – varsa – bir çözüm arayışıyla sonlandırmak yoluyla; daha düşünsel, normatif bir zemin oluşturmak ve ele alınan eleştiri ve çözümleri bir idealleştirme uğraşına odaklayarak, nispeten felsefi bir yaklaşımı ortaya koyabilmektir.

Kültür tanımının en yalına indirgenmiş hali “insanoğlu tarafından yaratılan, uygulanan etkinlikler ve davranışlar bütünü” olsa gerek. Çeşitlilik ise yeryüzündeki insan topluluklarının dağılımı ve buna dayanarak meydana gelen kültürel birikim ve deneyim farklılıklarını işaret eden bir özelliktir. Dolayısıyla toplulukların ve bireylerin temas kurması ve iletişimi, bu farklılıkların ve ortaklıkların tek veya çift taraflı olarak değişimlerine ve aktarımlarına sebep olur.

Küreselleşme kavramı işte bu noktada önem kazanır. Nitekim “insanlık tarihi” diye adlandırdığımız süreci “küreselleşme tarihi” olarak da değerlendirebiliriz. Zira ilk atalarımızın en yakın coğrafyalarında bulunan türdeşleriyle iletişim kurma ve birlik oluşturma isteği zamanla gelişerek “her an her yere ulaşabilmek” olarak tanımlayabileceğimiz bir seviyeye vararak günümüze ulaşmıştır. Altını çizmek gerekir ki bu tespit durumu algılayışımızı iyileştirecektir. Zira “küresel çağ” diye tabir edilen dönem, öncesine kıyasla görülen yöntem ve imkan farklılıkları haricinde, insanoğlunun en ilkel ve temel ihtiyaçlarından başlıcasının ön plana çıkmasından başka bir şey değildir. Oysa gözden kaçırmamak gerekir ki çağımızın “küresel çağ” diye adlandırılması, bugün önemli bir çoğunluk açısından toplumsal ve ahlaki değerlere ters düşmekle özdeşleşmiş, “kapitalizm” ve “küresel ekonomi “ gibi tepkisel ve taraflı algılamalara yol açan kavramların çağrışımını da beraberinde getirir. Halbuki bahsedildiği üzere ekonominin küreselleşmesi, ticari ve finansal faaliyetlerin artış gösterip yaygınlaşması, “küreselleşme” kavramını tek başına açıklamaya yetmez. Zira “küreselleşme”, insanoğlunun azami düzeyde bütünleşmesini, bu anlamda iletişim yöntemlerinin gelişimini ifade eden daha kapsamlı bir terimdir.

Nihayet açımlanmış olan “kültür” ve “küreselleşme” kavramlarının sentezinin amaçlandığı “kültürel etkileşim” konusuna gelindi. Zira toplumlar arasındaki iletişimin ve bütünleşmesin gelişimini ifade eden “küreselleşme” kavramı, “kültürel etkileşimin” de temel etkeni olmaktadır. Bu bağlamda öncelikle kültürel etkileşim olgusunu iki ayrı kısımda inceleme gerekliliği doğar: Birincisi etkin ve samimi bir çift taraflı iletişimi ifade eden karşılıklı etkileşim olgusudur. Zira insanlık tarihi boyunca devamlı ve sayısız karmaşık etkileşim olarak süregelmiş bu olgu, toplumların dillerinden tutun ahlaki değerlerine, geleneklerine kadar birçok alanda gerçekleşmiştir. Ancak hatırlatmak gerekir ki bu ilişki “iyi “huylu” sayılabilecek, çoğu zaman daha yüzeysel ve paylaşımcı bir karşılıklılık ifade eder. Oysa ikinci olarak ele alınacak tür neredeyse tek yönlü sayılabilecek olan “kültür sömürgeciliği” adındaki “kötü huylu” ilişkidir. Her ne kadar “etnik ve kültürel bir kıyımdan” bahsetmek gibi kışkırtıcı ve taraflı söylemler gerçeği yansıtmasa da, sömürgecilik modelinin adaletsiz uygulamalarından başlıcası olduğu malumdur. Zira söz konusu ilişki; üstün öğelerin adapte edilmesinden ziyade, zorla ve tek yanlı bir “benimsetme projesinin” uygulanması ve bunun sonucu olarak özgün kültürel varlıkların yok edilmesi biçiminde gerçekleşir.

Aslında konumuzun özünü oluşturan mesele; bu iki “iyi ve kötü huylu” etkileşim biçimi ortadayken, kültürel değerlerimizin nasıl yönetilmesi ve korunması gerektiğidir. Peki bu etkileşimin normal sınırları nelerdir? Bu normları kim nasıl belirler? Bu anlamda bir evrensellikten bahsedebilmek mümkün müdür?

Öncelikle böylesi hassas bir konuda, akılları bulandıracak nostaljik reflekslerden ve gereksiz alınganlıklardan uzak durmak gerekir. Çünkü her ne kadar insan doğası muhafazakarlığı emredip, yeniliği ve değişimi cazip ama tehlikeli görse de, aklın yol göstericiliğinden ayrılmamak zorunludur. Zira insanoğlu bugüne kadar rasyonel uğraşlar sonucu gelişim kaydetmiş; bağnazlıklar, değişim ve akılcılık karşıtı kurum ve anlayışlar çağın gerisinde kalmıştır.

Bu bağlamda anlamak gerekir ki değişime, gelişime direnmek; bu amaçla içe kapanmak çözüm olmamıştır. Dolayısıyla kültürel değerlerin iyi yönetilmesi ve korunması fikri öyle inanıyorum ki etkileşimden ve değişimden kaçmak, yenilikleri ve üstünlükleri sindirememek anlamına gelmemektedir. Bilakis doğanın temel niteliği olan rekabet ve mücadele, kültürel varlıkların gelişimi ve devamı için akılcı bir yöntem olarak kabul edilmelidir. Örneğin “Hacivat ve Karagöz  geleneğimiz yok oluyor…”, “Gençlerimiz bilgisayar oyunlarına, Amerikan sinemasına ilgi duyuyor…”, “Kültürel değerlerimiz unutuluyor…” şeklindeki tepkisel söylemlerin hiçbir faydası yoktur. Aksini zorlamak; “Gençlerimiz Türkçe müzikleri dinlemeli, sevmeli…”, “Batılı özentisi gençler yetişiyor…”, “Yozlaşıyoruz…” biçimindeki akıl yürütmeler gerçeği saptayabilmekten ve çözümü görebilmekten uzaktır. Zira böylesi dışlayıcı, akıl ve çağ dışı yaklaşımlar faydalı olmanın aksine; daha kökten bir ayrışmayı, karşılıklı aşağılamayı ve iletişimsizliği körükler. Halbuki bahsedilen akılcı, yeniliğe ve değişime açık tavır; taraftarlığın, kutuplaşmacılığın önüne geçerek anlayışı ve iletişimi geliştirir. Zira ancak böylelikle mevcut değerlerin korunması, sürdürülmesi mümkün olabilecektir, tabi aklın ve çağın gereklerine uygun olduğu takdirde. Yani “Hacivat ve Karagöz” artık insanların ilgisini çekmiyorsa ortada “Ne oluyoruz? Nereye sürükleniyoruz?” şeklinde kaygı duyulacak bir durum yoktur. Dolayısıyla bir suçlu tahin etmeye çalışmak, geleneğin popülaritesinin ve cazibesinin neden azaldığına dair tespitleri “kültürel yozlaşma” gibi kavramlarla özdeşleştirmek maalesef gülünçlükten öteye geçemez.

Küreselleşme ise bu noktada süreci hızlandıran ve yönlendiren bir olgudan fazlası değildir. Bu durumda bütünleşmenin ve medenileşmenin kültürel değerlerin yok olmasına veya yozlaşmasına yol açtığı fikri bir sanrıdan ibarettir. Ancak bu doğrultuda “kültür sömürgeciliği” kavramının gözden kaçırıldığı sanılmamalı. Zira tanımladığımız anlamda kültürel değerlerin istila edilmesi ve çeşitli çıkarcı amaçlarla uygun görülenleri ile değiştirilmesi fikri, insanlık ahlakına ve hümanizmaya ters düşen gerçeklerdir. Bu kavramların kapitalist ve sömürgeci yöntemlerle özdeşleşmesi bir ölçüde doğrudur. Zira geçmişe baktığımızda; Coğrafi Keşifler ve Sanayi Devrimi ile çıkış alan Avrupa, kolonicilik ve ardından gelen sömürgecilik gibi; Amerika, Afrika, Okyanusya ve Asya kıtalarını hedef alan politikaların yaratıcısı ve uygulayıcısı olmuşlardır. Elbette ki bu durumlarda sözünü ettiğimiz değişime, yeniliğe açık olma ve akılcılık öğütleri geçerli değildir. Zira belirttiğimiz üzere bu davranışlar, hümanizmaya ve uluslararası ilişkiler bağlamında adalet, etik, eşitlik gibi ilkelere ters düşmektedir. Ancak altını çizmek gerekir ki günümüz koşullarını o dönemkilerle eş tutmak, bugünün doğrularıyla o günü incelemek büyük bir hatadır. Dolayısıyla her ne kadar “asimilasyon” ve “vahşi kapitalizm” gibi kavramlar günümüzde de geçerli olsa da, sağduyulu bir bakış açısı bize gösterecektir ki günümüzde benzer sömürgeci ülkülerin uygulanması pek mümkün değildir. Zira günümüzde gelişmiş olan uluslararası kamuoyu , bu anlamda her türlü adaletsizliğin ve eyyamcılığın denetleyicisi olmakla yükümlüdür. Sözünü ettiğimiz bu evrensel bilinç, yeryüzünün her köşesindeki benzer uygulamaları takip eder ve sorumluların hareket alanını kısıtlandıran bir “küresel vicdanı” temsil eder. Zira bu noktada kötü amaçlı eylemlerin tespit edilmesi ve meşru bir zeminde suç olarak sınıflandırılması için rehber alınması gereken yegane ölçüt “insan hakları” kavramıdır.

Locke ile başladık Herakleitos ile bitirelim: “Değişmeyen tek şey, değişimin kendisidir.”. Bu anlamda değişim ve rekabet insan doğası ve hatta doğanın ta kendisi için mutlak olandır. Yanlış olan, bu gerçeğin sindirilememesi ve akıl dışı unsurlara başvurularak gericiliğe hizmet edilmesidir. Dolayısıyla “kültür” kavramının da canlı ve sürekli değişen, gelişen bir olgu olduğunu unutmamalıyız. Bu noktada gayet doğal bir süreç olan küreselleşmenin “sömürgecilik” ve “kültürel istilacılık” gibi kavramlarla eş tutulması, sanal algılamalara yol açmaktadır. Zira bu algılamaların kültürel değerler için bir tehdit olarak değerlendirilmesi vahim bir sanrıdır. Sonuç olarak kültürel değerlerin değişimden ve gelişimden korunmak istenmesi; anlamsız, bir o kadar da tehlikeli bir ihtirastır.

7_630x53517

YARIŞMA İKİNCİSİ : Kıvanç Kaçakgil  (Pertevniyal Lisesi )

“SİZ HANGİ TARAFTASINIZ?”

Dünyanın düz olduğuna inanan topluluklardan geldiğimizi düşününce, fazla küresel bir yol kat ettik sanki. Daha dün “Dünya yuvarlaktır!” dediği için bir adamı ipe yollarken, bugün “Küreselleşiyoruz!” diye haykırıyor dünya. Haksız da sayılmaz sesini yükseltenler, git gide birbirine daha çok benziyor insanlar, git gide tek tipleşiyor dünya ve yüzyılların birikimiyle yükselmiş ve çeşitlenmiş kültürümüz, maalesef bu cümbüş görünümlü kaosa seyirci kalmayıp yavaş yavaş katılıyor ve karışıyor. Modernleşme (!) hareketlerine kapılıp giderken, asıl kimliğimizi küresel bir kazanda, kısık ateşte eritiyoruz. Ve git gide ısınıyor dünya…

Kim olduğumuza karar veremiyoruz. Ne doğuyuz, ne batı! Ortak bir kültürümüz var halbuki bizim, Avrupa’dan Orta Asya’ya uzanan, her birinin güzellikleri ile harmanlanmış bir mirasımız var. Böyle tekdüze değil bizim ezgilerimiz, içinde harmandalından halaya özgürlük, özgünlük var! Böyle her ilde ve her köşe başında aynı servisi yapan lokantalarda değil bizim damak tadımız; şehir şehir, köy köy farklı tatlarımız var! Ve böyle sıradan değil bizim kıyafetlerimiz, her giyim kuşamımızın renginde ve motifinde insanımızın kişiliği ve yöresinin kimliği var! Kelimelerin arasına sıkıştırılıp geçiştirilmiş bir masal değil bizim kültürümüz, içinde bu halkın coşkusu, geçmişi ve anıları var!

Sözlükler suskun kalıyor artık biz kullanırken kelimeleri, bakakalıyor. “Kültürlü” dediğimiz insanlar ise aydın olmak yolunda yalnızca kitap okuyor. Örnek alacağımız insanın sadece bilgili olmasına, her konuda gevezelik edebilmesine bakıyoruz. Bildiğini yaşayan, yaşadığını kültürüne yaslayan azalıyor. Yaşamak gereklidir bazen, okuduklarını da yaşamak gerekir. Aydın; okuyan, okutan, etrafındakileri kendisi ile birlikte aydınlatandır. Dibine de ışık veren mumdur aydın! Halkını bilgilendirir, eğitir, anlatır gerekeni, böylece kalmaz halkın “en cahil”i. Gerçek aydınlarla yükselen bir toplumda her birey, bilgiden nasibini almıştır. Ve hepsi kendi ananesini, geleneğini, göreneğini çağın gerektirdiği ile birleştirmiş, özünü en modern biçimde yaşamaktadır. Bugünün “kültürlüleri”gibi okuyup aynen yaşamamalı, okuyup kendi benliğine uyarlamalıdır. Aksi takdirde kültür, birkaç satır çizip okuyan herkesin elinde başkalarına karışıp gider.

Nasıl yaşar kökü olmayan bir ağaç? İnkar edersek geçmişi ve başkalarınınkine tutunarak yaşamaya çalışırsak bir mantar misali, nasıl büyüyüp gelişiriz, nasıl döneriz ayaklarımızın üstüne? Takım elbiseler giyerek batı müziği dinlemeliyiz yeri geldiğinde; ancak yeri geldiğinde bağdaş kurmayı, türküler dinlemeyi de bilmeliyiz. İtalyan mutfağını biliyorsak, yemek pişirebilmeliyiz Türk mutfağından. İçimiz titremiyorsa bir ağıtda, Orhan Veli ile dolaşamıyorsak sokakları, neye yarar Wordsworth ya da Hugo’nun yazdıkları! Nutkunuz tutulmuyorsa  Mesnevi okurken, nasıl anlayabilirsiniz yüreğiniz bulanmadan London’ın anlattıklarını? Önce kendi öz dilimizi, kendi öz tarihimizi bilmeliyiz ki, başkalarını anlayabilelim hakkını vererek. Kendimizi bilmeden başkalarını örnek aldığımızda, onlardan tek farkımız doğum yerimiz olmaz mı? Birbirine benzeyen insanların dünyasına karıştığımızda kaybolan bu büyük geçmiş, geleceğimizi de götürecektir kendisiyle. Geçmişe dayamadan sırtımızı; gelecek, ufka her zaman dargın kalacaktır.

Doğuştan gelen sermayedir geçmiş. Bizim geçmişimiz destanlarla, örnek ve ibret alınacak onlarca olayla doludur. Bunların her birini yoğurarak, özümseyerek birikir hazinemiz. Sonunda bizden sonra geleceklere bırakacak bir mirasımız olur, ki bu miras yüzyıllardır aktarılmaktadır. Şimdi kelimelerimizi kaybederek, kopyalayarak başkalarını, bu mirasa ihanet ediyoruz. Gelişerek değişen bir varlığı alıp bozuyor, yerine ucuz olanı yerleştiriyoruz. Ortak amaçlarımızı da kaybediyoruz bu süreçte. Güçlü olanın koymaya çalıştığı kurallara boyun eğip, birilerinin istediği gibi bir dünyada, onların amaçlarına hizmet eden piyonlar oluyoruz. Amaçsız kişi var olamaz. Bir toplumu toplum yapan, onun tek bir hedefe tek yürek ilerlemesidir. Eğer bilinçsizce başkalaşarak değiştirirsek bu hedefi, nasıl bir toplum haline geliriz hiç düşündünüz mü?

Kaybettiklerimiz kadar kazandıklarımız da var: hala lezzetli köy sofraları, hala çalınıyor kendi kültürümüzden şarkılar, söyleniyor türküler. Şiirler okuyor bir araya geldiğinde dostlar ve Boğaziçi’nde ya da Sakarya’da geçen, biz kokan öykülerden güzel sonuçlar çıkarılıyor hala. … Ve hala bir yerlerde birileri değişen dünyaya ayak uydururken özünü bilip yaşamaktan vazgeçmiyor. Siz hangi taraftasınız?

cemilmericetkinlikresmi_630x453-300x215

YARIŞMA ÜÇÜNCÜSÜ : Talha Can İŞSEVENLER (Galatasaray Lisesi)

“KÜRESEL ÇAĞDA KÜLTÜR DEĞERLERİMİZ”

Çağımızda, dünya -tarihin hiçbir zamanında olmadığı kadar büyük hızla- değişim sürecine girdi. Bütün bu gelişmelerden insanımız, ulusumuz ve kültürümüz büyük ölçüde etkilenmekte. Kültür değerlerimiz; dilimiz, geleneklerimiz, alışkanlıklarımız, yaşama biçimimiz, sanatsal etkinliklerimizin çizgisi, değer yargılarımız… Bütün bu kültürümüzü oluşturan, onu besleyen ve ona rengini veren değerlerimiz “küreselleşme” adı verilen bu süreç içersinde çağa uyarlanmaktan çok çözülmekte ve özünden uzaklaşmakta.

Her şeyden önce küreselleşme nedir? Küreselleşme kimi zaman iletişim ve ulaşım teknolojilerinin devasa gelişimi sonucunda toplumların artık birbirlerinden çok daha fazla haberdar olduğu, toplumlar arası etkileşimin dünya ölçeğinde yaygınlaştığı yeni bir düzeni belirtir. Kimi zamansa gelişmekte gecikmiş toplumların yaşamları üzerinde tahribat gücü yüksek bir hareketi olarak kimi zaman da sermayenin uluslar arası dolaşımının serbestliği kaynaklı bazı ideolojilerin, kendini arkasına saklandığı maskesi olarak karşımıza çıkıyor. Hepsinde doğruluk payı var. Küreselleşme toplumların siyasi, ekonomik ve kültürel yaşamlarının hepsini etkileyen bir süreç ve bazen kontrol edilen bir akım bazense bilimsel gelişmelerin doğal sonucu. Açıkça küreselleşme çağımızın kaçınılmaz bir olgusu. Ancak başka kültürle temasın sonucunda meydana gelen görüşler, değişiklikler temel değerlerimizin çevresinde kalmak şartıyla bir gelişme bir zenginlik olarak kabul görebilir.

Küreselleşmeye koşut olarak artık daha fazla yabancı kültürlerin açık etkisi karşısında maruz kalıyoruz. Bu farklılıkların zenginlik belirtmesi gerekirken, ülkemizde kültürler arası etkileşim aşamasında direnç gösterilmemesi, seçme hakkının kullanılmaması yüzünden hızlı kültürsüzleşme akımı sürüyor. Milletin kültürünü oluşturan o milletin yaşayış biçimine, diline ve geleneğine uymayan yabancı kültürün koşulsuz kabulü, var olan Türk, İslam, Anadolu kültürüyle çatışıyor, ona zarar veriyor.

Bahsettiğim gibi, bütün bu durumların oluşmasında iletişim, haberleşme teknolojilerinin önüne geçilemez bir hızla gelişmesi çok büyük rol oynuyor. Her evde bir televizyon bir bilgisayar bulunması giderek zaruri bir ihtiyaç haline geliyor ve bundan en çok genç kitle etkileniyor. İnternet, televizyon doğrudan yaşam biçimimize etki ediyor, alışık olmadığımız bir batı kültürünün özelliklerini kültürümüze katıyor. Henüz kendi kültüründe pişip bir kimlik kazanmamış gençler, yabancı yaşam biçimlerinin işlendiği televizyon programlarında yaşadıklarından bambaşka bir kültürle karşılaşıyor ve ona aşina oluyor, ona özeniyor. Bunun sonucunda kendi kültürüne yabancı, beğenisi popüler kültüre endeksli bir millet yetişiyor. Filmlerde, dizilerde, reklâmlarda, ürünlerde işlenen rekabete dayalı hızlı yaşamların,  pamuk ipliğine bağlı ilişkilerin bizim kültürümüzde hiçbir zaman yeri olmamıştı. Komşumuz aç iken tok yatmazdık. Toprağı beraber işleyen, beraber ağlayıp, beraber gülen bir millettik biz. Âşık olursak mecnun olurduk. Günübirlik anlamsızlaşmış ilişkiler, bu coğrafyada yaşanmazdı. Ayrılıklar, kavgalar değil, Anadolu’da binyıldır asıl hüküm süren “hoşgörü” idi. Ancak, geçmişin nice binyıllar içersinde birikmiş kültürünü devralacak gençliğimiz bambaşka değerler içinde büyüyor.

Batına yani “içe” önem veren geleneğimiz artık giderek bize yabancı geliyor. Dıştakine önem veren, görüntü satın alan, görünüşe göre yargılayan, güzel görünmek isteyen bir zihniyet batının yerini alıyor. “imaj”, “karizma” gençliğimizin en çok önem verdiği konular. İkisi de adından anlaşılacağı üzere bizim kültürümüze, dilimize yabancı. Erdem sayılan bir değerimiz yerine günümüz tüketim anlayışına uygun davranışlar beliriyor. Dilimiz, kültürün varlığının temeli, özünden uzaklaşır, yabancılaşırken kültürümüzün özgün kalması mümkün olmuyor.

Kültürümüzü besleyen, onunla beslenen sanatımızda da aynı değişimleri, değer yok oluşu, denge kurulamayışını görmek mümkün. Klasik müzik dinlemek çağdaşlık belirtisi sayılırken, tük sanat musikisine günümüzde verilen önem ise hak ettiğinin çok altında. Aynı şekilde eskiden her evde ekonomik gücüne göre bir ud çalan, bağlama çalan, kaval üfleyen bulunurdu. İnsanlarımız acı günlerinde ağıtlarla, türkülerle hüzünlenir, yine mutlu günlerinde; düğünlerde beraber davul zurna eşliğinde eğlenir yöresel halk oyunlarını icra ederlerdi. Şimdi ise halayın yerini dans aldı. Artık, gençlerimiz daha çok gitar çalmak istiyor. Seçtiklerinden değil en yakınlarından hep onu gördüklerinden, kendi kültüründen habersiz bırakıldıkları için.
Kaybolan kültür değerlerimiz yerini “küresel kültür”’ün değerleri alıyor. Peki, tüketmeye, yenisini istemeye odaklı, bâtıni düşünceyi tanımayan kısacası bizden uzak bu kültür kimin ekmeğine yağ sürüyor? Küresel çağda toplumlar kaynaşıyor ve karşılıklı kültür aktarımıyla zenginleşiyor muyuz yoksa giderek tek tipleşiyor muyuz?

Küresel kültür kimin kültürü?

Share

Yorum Yaz

Spam protection by WP Captcha-Free